27 Temmuz 2026

Postmodern Bir Masal Anlatıcısının Portresi: Yücel Balku


“Edebiyatı, hayata ve insana dair sorular üretme alanı” olarak gören Yücel Balku, 1990 sonrası Türk öykücülüğünün önemli isimlerinden birisi olmasına rağmen hak ettiği değeri görememiş, öyküleri üzerinde de yeterince çalışma yapılmamış bir yazardır. Erken ölümü sebebiyle yeterince sesini duyuramamış ve okunmamış olan Yücel Balku henüz otuz dört yaşındayken ardında öykü kitapları, şiirler ve yayınlanmamış yazılar bırakarak aramızdan ayrıldı. Yaşasaydı elli bir yaşında olacaktı.

Dedesinin Dizinde Dinlenen Hikâyeler

Uzun yıllar huzurla yaşadıkları topraklardan Ermeni zulmü sebebiyle kaçarak Iğdır’a yerleşen Azeri kökenli bir ailenin çocuğu olan Balku, dizine oturduğu dedesinin anlattığı hikâyeleri severek dinleyen bir çocuktu. Yazma serüveni boyunca da bu hikâyelerin izleri çok net bir şekilde görülecekti. Öğrenmeye olan merakı ve geniş hayal dünyası ile okula başlamadan okumayı sökmüştü bile. Öğretmeninin de tavsiyesi ile taşranın kısıtlı imkanları içerisinde kaybolup gitmemesi için büyük bir şehre gönderilmesi ve iyi bir eğitim alması için İstanbul’a, halasının yanına gönderildi.

İstanbul’un Orta Yeri: Çizgi Romanlar

Halasının yanında kalan küçük amcasının kitaplara olan düşkünlüğü sayesinde, dedesinin anlattığı hikâyelerin daha da fazlasını kitaplarda buldu ve kitaplardaki dünyaları hayal etmeye başladı. Çizgi romanlar ile tanışması sonrasında harçlıkları ile aldığı çizgi romanlara gözü gibi bakmaya ve İstanbul’un tıklım tıkış kalabalığı ve gürültülü ortamında kendini kitapların büyülü dünyasına bıraktı.

Yücel Balku için, Orhan Pamuk’un “Bir kitap okudum ve hayatım değişti.” cümlesindeki kitap Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş isimli kitabı oldu. “Defalarca okudum, beni altüst etti.” dediği kitap, Balku’nun yazıyla olan ilişkisinin de miladı oldu. Bilinçli bir şekilde yazmaya başlaması lise zamanlarına denk geldi. Yazdığı ilk şiirler ve yarım kalan bir romanı bir yazarın doğum sancılarıydı. Halasının evliliği sonrasında Sapanca’ya taşınması ile yine halasının yanına yerleşti ve üniversite hayatının başına kadar burada yaşadı.

Aidiyet Kavramını Yaşatan Şehir: Bursa

Üniversiteye kadar olan yaşamı İstanbul-Iğdır-Sakarya üçgeninde geçen Balku, “Yaşamak ve Ölmek İçin Bursa’yı Seçtim” dediği şehirde üniversite eğitimine başladı. “Kentleri sadece tarihleriyle anlamlandırabilen” Balku, bir sanatçı algısıyla yaşayacağı yerde bir ruh arıyordu ve daha önce hiçbir şehirde bulamadığı bu ruhu Bursa’da buldu. Yıllar sonra bir söyleşisinde, “Yaşamak ve ölmek için Bursa’yı seçtim.” diyecekti. Bursa Balku için çok önemliydi. Tarihi okumakla kalmayacak, aynı zamanda onun tam kalbinde yaşayacaktı. Okuldan arta kalan vakitlerinde bir ritüel haline gelmişti, eski Bursa’nın tarihi sokaklarını ve mekanlarını gezmek. Samimi bir hayranlıkla izlediği şehir yıllar sonra eşi olacak Semra ile tanıştırdı Balku’yu. Artık şiirlerini Semra için yazıyordu.

Balku’nun Eserleri İçin İlk Vitrin Prometheus

Yazdığı şiirleri paylaşacağı bir mecra arayışında olan Balku, birkaç arkadaşı ile Prometheus isimli bir dergi çıkarmaya karar verdiler. Amatör bir ruhla ortaya konan fanzin sadece iki sayı çıkabildi. İlk şiirlerini Yücel Baloğlu ismiyle yayınlayan Balku, daha sonra arkadaşlarının da ısrarı ile öyküler yazmaya başladı. İlk öyküsü, dedesinden dinlediği hikâyelerin etkisinin görüldüğü ve Balku’nun daha sonra iyiden iyiye yerleşecek sanat anlayışının izlerini taşıyan “Boğanat” oldu. Balku’nun çocukluğunun geçtiği Aras nehri çevresinde şekillenen öykünün sonu, okuru şok edecek bir şekilde kaleme alınmıştı. İlerleyen zamanlarda Balku’nun alışılmışın sınırlarını genişleten hikayelerinde, bu şok unsuru baskın bir şekilde yer alacak, öykülerin sonlarında okuru, hiç beklemediği bir hamleyle karşı karşıya bırakacak sonlu öyküler kaleme alacaktı.

İlk Görüşte Aşk: Hayalet Gemi

Balku’nun hayatının dönüm noktalarından birisi de “Benim Hayalet Gemi’yle tanışmam aslında bir önyargının bedelini ödeyerek başladı.” diyerek anlattığı ve sonrasında da “ilk görüşte aşk” şeklinde açıklayacağı bir karşılaşma ile tanıştığı Hayalet Gemi dergisinde öykülerini yayınlamaya başladığı 1996 yılıydı. Hayalet Gemi, başta Murat Gülsoy olmak üzere, daha sonraki yıllarda edebiyata damgasını vuracak bir avuç genç edebiyat heveslisinin zor şartlarda çıkarttığı ve şiirden fotoğrafa, sosyolojiden çeviri metinlere kadar çok yönlü, sanat gücü yüksek bir dergiydi. Balku dergiyi ilk gördüğü zamanlarda amatör olduğunu önyargısını edinmişti. Daha sonra ikinci kez karşılaştığında alıp okuduğu dergiyle ilişkisini “Ben o ilk görüşte aşkın masum haliyle kalacağını sanıyordum fakat giderek olgunlaştı, daha büyük bir aşka dönüştü.” şeklinde açıklayacaktı Yekta Kopan ile olan bir söyleşisinde.

Balku’nun öykülerinde üç farklı coğrafyanın (Iğdır, Sapanca ve Bursa) izlerini görmek mümkün. Kent ve şehir ayrımını net bir şekilde aktardığı öykülerinde işlediği karakterleri de mekânın atmosferine son derece başarılı bir şekilde ekleyebiliyor. Kentin ve şehrin ruhunu, beslendiği etkenleri okuruna hissettirebilen Balku, gerçek bir yazarın şehrin veya kentin ritminden en faydalı şekilde yararlanabileceğini savunuyor.

Öykülerinde Doğu kültürünün masalları, efsaneleri, mitleri, destanları ve halk hikayelerinden yararlanan yazar, bu anlatıları Borges, Cortazar gibi yazarlardan beslenen kurgu anlayışı ile işlemeyi başarmıştır. Eskiye uzanan metinlerdeki postmodern öğeler, Balku’nun masallarına farklı katmanlar ve renkler katar. Bu öğelere hikâyenin sonunda yer değiştiren anlatıcı ile öykü kahramanı, zamanda kırılmalar, düş ile gerçeğin birbirine karışması gibi farklı örnekler verebiliriz. Öykülerinin sonlarında okuru şaşırtan, beklenmedik sonlu öyküleri ile dikkat çeken yazar; kurgunun pozitif bağlamda bir hile olduğunu düşündüğü gibi kurgunun okuru sözün bittiği son ana kadar okumaktan vazgeçmesin diye oyalayan vazgeçilmez bir hile olarak görmüş ve öykülerindeki kurguları bu düşünce çerçevesinde inşa etmiştir.

Doğaüstü olaylar, açıklanamayan durumlar, gizem, bilinmezlik, sürprizler, cin ve peri masalları, akılla açıklanamayan olay ya da durumlar, korku, dehşet, merak mucize öykülerinin ana hatlarını oluşturur. Öykülerinde, yılan, akrep, su, harita gibi belli başlı imgeleri sık sık kullanır. Üstkurmaca, kurmaca-gerçek birlikteliği, metinlerarasılık, çoğulculuk, karşıtlıkların biraradalığı, melezlik, tarihe/geçmişe yönelme, masalsı anlatım gibi kurgu tekniklerinden yararlanan yazar postmodern bir masal anlatıcısıdır.

Nihayet İlk Kitap: Sükût Ayyuka Çıkar

Öykülerini kitaplaştırma konusu hep aklındaydı ama hikayelerine güvendiği halde yayın dünyasından emin olamadığı bir dönemde İnkılap Yayınları’nın öykü ödülü düzenleyeceği haberini aldı. Hikayelerini gönderip göndermeme konusunda düştüğü umutsuzluğa rağmen “hiç değilse jüri hikayelerimi okur.” düşüncesi ile Sükût Ayyuka Çıkar isimli dosyayı yarışmaya gönderdi. Gönderdiği dosya ile 2000 İnkılap Öykü Ödülü’nü kazanmıştı. Ve kitabı 2001 yılında İnkılap yayınları tarafından basıldı.

Hayalet Gemi’ye Veda

2001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası derginin ayakta durma çabaları bir sonuç vermeyecek ve onca limanda, ardında bir sürü okur, heyecanlı bir ruh bırakmış olan Hayalet Gemi, edebiyat ve sanatta kendine yer açan farklı fikirlere, iyi edebiyata kucak açmaya, kendine özgü bir kulvar inşa etmeye çalışan özgün bir dergi olarak yayın hayatına son verecekti.

Derginin kapanması sonrasında düştüğü boşlukta zor zamanlar geçiren Balku babası Saffet Bey'in ölümü ile yıkılacak ve babasının rahatsızlığındaki çaresizlik yaşadığı en büyük acı olacaktı.

Bir Babanın Kızlarına Vedası

Hayalet Gemi'de çıkan ve Sükût Ayyuka Çıkar'da yayımlanmayan öykülerinden oluşturmaya çalıştığı öykü dosyası üzerinde çalışmaya başlaması yaşadığı bu zorlu dönemden kurtulmasını sağlayacaktı. Gonca'nın Üçüncü Günü ismini verdiği dosyanın Doğan Kitap tarafından basılacağı haberini aldı. Koza Han üzerine yazdığı denemesi ile Ahmet Hamdi Tanpınar deneme ödülünü kazanan Balku, jürisi içinde olduğu "Bursa'ya Ütopik Mektuplar" konulu Tanpınar Mektup Ödülü'nün toplantısı öncesinde, babasının ölümünden altı ay sonra geçirdiği kalp krizi sonrası otuz dört yaşında aramızdan ayrıldı. Ardında büyük bir aşk, iki güzel kız, yarım kalan bir roman ve Bursa için oluşturmaya çalıştığı bir anı-defter bırakarak.

Kaynakça

  • Balku, Y., Sükût Ayyuka Çıkar Bitmemiş Külliyat, İstanbul: Can Yayınları, 2017.
  • Budakoğlu, T., “Yücel Balku: Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Arel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü”, Yüksek Lisans Tezi, 2017.
  • Uslu, A., “Kurgu Tekniği ve Arketipsel Eleştiri Bağlamında Yücel Balku’nun Öyküleri”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 27, Mayıs 2017, ss. 1-27.

 

Not: Bu yazı Post Öykü Dergisi'nin Kasım-Aralık 2020 tarihli 37. sayısında yayımlanmıştır. 

Sanat, Yazı ve Hocalık Üçgeninde Geçen Bir Hayat: Bilge Karasu


Musevi asıllı bir ailenin çocuğu olarak 1930 yılında Beyoğlu’nda dünyaya gelen İsrail Bilge Karasu’nun çocukluğu Beyoğlu’ndaki evlerinde annesi, anneannesi, teyzesi ve kızlarıyla geçer. Yaşadığı semti Lağımlaranası ya da Beyoğlu kitabında şu satırlarla anlatır:

"Oysa bizim evden –Beyoğlu'nun üst sınırında, düzlükte duran, gene ensizce görünen, süsü daha az tutulmuş, hiç güzel bulmadığım, yalnız, yeni olduğunu işitip durduğum bizim evden arkaya bakıldığında gerçekten kırlar, yeşillik kümeleri, sonra da Boğaziçi'nin güney kesimi, karşılar görülürdü."¹

Fazla konuşmaktan çekinen, etrafını gözlemlemekten hoşlanan, saatlerce pencerenin önünde oturan içine kapanık bir çocuk olan Karasu’nun çocukluk hatırlarında iyi bir gözlemci olması, insanları analiz etmesi ve ayrıntılara önem vermesi gibi özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Annesi sayesinde çocuk yaştan itibaren iyi bir eğitim gören Karasu, küçük yaşlar almaya başladığı piyano ve musiki eğitimini Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı adlı eserinin "Dutlar" bölümünde okurları ile paylaşır. Musiki eğitimi onun hayatına pek çok şeyi katmıştır. Musikiyle meslek olarak uğraşmayan yazarın bu serüvenini Mustafa Arslantunalı’ya şöyle anlatır:

"Resim çok başka bir şey, ressam olabilir miydim, olur muydum, olmayı düşünür müydüm? Sanmıyorum. Ama musiki ile uğraşmayı çok düşündüm, düşünmekten öte, çalıştım. Onunla uğraşmayacağıma on yedi yaşında karar verdim. Uğraşmayacağım dediğim, onunla uğraşmayı sürdürmeyeceğime on yedi yaşında karar verdim, meslek olarak uğraşmaktan söz ediyorum. Onun dışında hala dinlerim, fırsat bulsam, bir piyanom olsa günde kaç saat çalışacağımı doğrusu çok merak ediyorum. Herhalde günün pek çok saatini ona ayırırdım. Ama musikiyle uğraşmamaya karar verdiğim gün yazı yazmaya karar verdiydim."²

Annesi, teyzesi, anneannesi ve teyzesinin kızlarıyla geçen çocukluğundan bahseden Karasu’nun ailenin erkeklerini anlattığını eserlerinde görmek pek mümkün değildir. Bunun sebebi, aynı zamanda metinlerinde sıkça karşılaştığımız "ölüm" temasını da açıklar nitelikte olan ölümle çocuk yaşta tanışmış olmasıdır. Sırasıyla dedesini, dayısını, anneannesini, teyzesini, annesini ve babasını kaybeder. Bu kayıplar içinde en çok etkilendiği babasının kaybıdır.

Çocukluğunda da güçlü bir gözlem yeteneği olan Karasu, henüz okula başlamadan okuma ve yazma öğrenir. İlk, orta ve lise öğrenimini Şişli Terakki Mektebi’nde tamamlar. Daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde "biraz felsefeyle uğraşmış olduğum söylenebilir. Felsefe, okuduğum bir şeydir, ama çok az yazdığım bir şeydir."³ diye bahsedeceği Felsefe Bölümü'nü bitirerek, ölümüne kadar yaşayacağı Ankara'ya taşınır. Ankara'da Turizm Bakanlığı'nda ve Ankara Radyosu'nda da çalışmış olan Karasu, radyo için de oyunlar kaleme almıştır.

Üniversite yıllarında Nezihe Meriç ile tanışır. Meriç’in Edebiyat Fakültesi'ndeki çevresi tarafından "Bizim Bilge" olarak kabul edilen Karasu, sevimli, sıcakkanlı kişiliğiyle, güler yüzü ve en önemlisi kafasındaki kütüphanesi ile herkesi etkilemeyi başarır. Uzun yıllar sürecek dostluklar kurar. Haluk Aker, Talat Sait Halman, Nezihe Meriç, Tomris Uyar, Selim İleri bu dostlardan bazılarıdır. En çok hoşlandığı şey saatlerce masanın başına oturup okumak ya da yazmaktır. Karasu, insan ilişkilerinde de son derece saygılıdır, kalabalık ortamlarda herkesle sohbet etmekten ziyade ikili sohbetlere girerek daha etkili ilişkiler kurmaktan hoşlanır.

1950'li yıllarda farklı üslubu, deneysel çalışmaları ve biçime önem veren eserleriyle edebiyat dünyasına giren Karasu’nun ilk öyküsü 1952’de Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanır. Daha sonrasında Dost, Türk Dili, Gösteri, Forum, Tan, Gergedan, Çağdaş Şehir, Argos, Kedi gibi dergilerde de resim, sanat, eleştiri, öykü, söyleşi, şiir, masal gibi birçok türde yazıları yayımlanmıştır.


Hayatı; sanat, yazı ve hocalık üçgeninde geçen Karasu’nun başka şehirlere yaptığı seyahatlerden birisi olan 1964 yılındaki Muş gezisi yazarın hayatını etkiler. Muş'ta bulunduğu sürede kendine çok şey katar, sivri yönleri törpülenir, olgunluğuna olgunluk, bilgeliğine bilgelik eklenir. Karasu’nun yaşamında önemli yer tutan bir diğer olay ise Talât Sait Halman ile tanışmasıdır. Halman kendisine Avrupa'ya ya da ABD'ye yerleşmesini ısrarla söyler. Ara sıra Bulvar Palas'ın restoranında buluşurlar ve yemek yerler. Genellikle sohbet konuları dünya edebiyatı olur. Halman'ın tavsiyeleri üzerine 63-64 yılları arasında Rockefeller Bursu ile Avrupa'nın çeşitli ülkelerine seyahat etmiş olan Karasu, Türkiye'ye döndükten sonra 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.

Ankara'da yaşadığı süre boyunca maddi sıkıntılar ve hastalıklarla uğraşmasına rağmen birçok kitap ve yazı yayınlayan, kitapları farklı dillere çevrilen, radyo oyunları ve masallar kaleme alan ve okumalarına kesintisiz bir şekilde devam eden Karasu’nun hayatında İstanbul ve semti Beyoğlu’nun önemli bir etkisi vardır. Bu mekânların önemi Karasu’nun yazarlığının oluşumuna ve yazılarına yön vermesiyle açıklanabilir. Eserlerinde kullandığı imgelerin çoğu, çocukluğunda yaşadığı mekânların etkisiyle şekillenmiştir. Birçok eserinde İstanbul'u mekân olarak seçen yazar, burada yaşayan etnik kökeni farklı insanları da öykülerinde sıkça kullanmıştır. Bu durum da İstanbul’un yazar üzerindeki etkisinin bir başka göstergesidir.

Bilge Karasu için yazmak ve yazdıkları üzerinde dilin en güzel ifade şeklini bulmak sanatının temel meselesi konumunda olmuştur. Dokuz dili iyi derecede bilmesine rağmen Türkçe yazmakta ısrar etmiş, içinde yetiştiği kültürün bir parçası kabul ettiği dilin işlendikçe gelişeceğine olan inancı onun dil konusundaki hassasiyetini beslemiştir.

Türk edebiyatının en usta kalemlerinden biri olarak kabul edilen Bilge Karasu, yazmış olduğu metinlerin pek çoğunda geleneksel hikâyeciliğin sınırlarını aşarak, kendine özgü bir üsluPla birçok eser kaleme almıştır. Farklı dillere olan vukûfiyeti Batı edebiyatındaki pek çok eseri orijinal dillerinden okumasını ve anlamasını sağlamıştır. Bu durum sayesinde metinlerini oluştururken Batı edebiyatındaki unsurlardan yararlanmış, bunların farklı çalışmalara taşınmasına zemin hazırlamıştır.

Bilge Karasu’yu edebiyatımızda farklı bir yere koyan bir diğer unsur da Türk edebiyatında deneysel çalışmalar yapan bir yazar olarak değerlendirilebiliyor olmasıdır. Karasu hikâyelerinde, klasik hikâye kalıplarının sınırlarını aşarak hatta modern hikâyenin alışılmış bütün kurallarını yakarak yeni bir tarz oluşturmuştur. Bu nokta çalışmalarında işlediği imge ve anlatımların çok çeşitli olmasını sağlamıştır.

Öykülerinde tercih ettiği, kendini kolay ele vermeyen, derinlikli ve çok katmanlı biçem, Karasu’nun, felsefi arka plana sahip, dilin imkânlarını genişleten metinler üretmesine sebep olmuştur. Yalnızlık, boşluk, tedirginlik, ölüm etrafında gezinen imgesel anlatılar, soyut bir kurmaca dünya yaratmıştır. Yazdıklarında hep dil ve felsefe eksenli bir yazınsal tutum ile okuru karşı karşıya bırakmıştır.


Zaman zaman sağlık sorunları ile uğraşan Karasu’nun 1994 yılında ki Amerika-Avrupa gezisi dönüşünde sağlık problemleri iyice artar. Yapılan kontroller sonrasında pankreas kanseri teşhisi konulan Karasu, 1994 yazında ameliyat olur. Ağustos ayında tedavisine başlanır ama hastalığı ilerlediği için tedavi sonuç vermez. 14 Temmuz 1995 tarihinde, yapmak istediklerini tamamlayamadan aramızdan ayrılan Karasu, Ankara'da Karşıyaka Mezarlığı'na defnedilir. Gitmek isteyip de gidemediği Sazandere, mezar taşında "Sazandere'de Bilge Karasu" şeklinde yer alır.

 

Dipnot: ¹ Bilge Karasu, Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Metis Yay., İstanbul, 2014, s. 37.

Dipnot: ² Füsun Akatlı; Müge Gürsoy Sökmen (haz.), Bilge Karasu Aramızda, Metis Yay., İstanbul, 1997, s. 15. ³ A.g.e., s. 15.

 

Kaynakça:

  • Bilge Karasu, Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Metis Yay., İstanbul, 2014, s. 37.
  • Füsun Akatlı; Müge Gürsoy Sökmen (haz.), Bilge Karasu Aramızda, Metis Yay., İstanbul, 1997.
  • Tuğba Dağıstan Çetintaş, "Bilge Karasu Hayatı ve Eserleri", Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2018.
Not: Bu yazı Post Öykü Dergisi'nin Ocak-Şubat 2021 tarihli 38. sayısında yayımlanmıştır.

23 Temmuz 2026

Bir Toplumsal Eleştiri Hikayesi: "Nakarat"

"İnsanın kendini en iyi hissettiği an, dağılmaya en yakın olduğu andır."

Soren Kierkegaard


Soren Kierkegaard'ın tanımladığı şekli ile mizah içerisinde düşünülen bir kavram olan ironi, bir güldürü çeşididir. Fakat mizahtaki güldürme amacı ironide bir alaya alma veya küçük düşürmeye yönelmiştir. Kierkegaard ironiyi, bir söz oyunu olarak ve sözün aksinin ima edilmesi olarak tanımlar (Kierkegaard, 2020). Tarih boyunca farklı türler altında incelenmiş ve tanımlanmış olan ironinin işlevi konusunda farklı şeylerin söylenmesinin mümkün olduğu da dile getirilmiş ve çoğu zaman söylenilen ve yazılanla anlaşılanın birbirine zıt olduğu algılanmıştır.

İroni tarihine yönelen araştırmacılar, genel olarak, eski Yunan filozofu Platon'u, diyaloglarında hocası Sokrates'e ilişkin olarak yarattığı "temsili karakter"i bir başlangıç noktası sayma eğilimindedirler. İroni, tarihi süreç içerisinde, söz söyleme sanatlarından birisi olarak kabul görmüş, modern ve modern sonrası dönemlerde de dilin bir işlevi olarak metne yedirilen ve ayırt etmesi hiç de kolay olmayan bir kavram halini almıştır.

Genel itibari ile kendine özgü bir yapıya sahip iki anlamın çatışması olarak tanımlanabilen ironi, görünürde bariz bir gerçekmiş gibi algılansa da anlamın derinleşmesi ya da zamanla daha da belirginleşmesi ile şaşırtıcı bir şekilde ilk anlamın, yanlış veya kısıtlı olduğunu ve farklı bir gerçekliğin olduğu durumunu ortaya çıkarır.

Türk hikayeciliğinin en önde gelen yazarlarından biri olan Ömer Seyfettin; daha 1911'de Genç Kalemler dergisindeki yazılarıyla bütün dikkatleri üzerine çekmiş, Türk hikayesini geleneksel yapıdan büyük ölçüde uzaklaştıran ve ona yeni bir biçim veren yazarlardandır. Yazar, kurgusal metinlerinde, toplumsal eleştirilerini son derece etkileyici olan olay örgüleri, farklı karakterler ve anlatımı destekleyen tekniklere başvurarak yapma yoluna gitmiştir.

Konu ve karakter çeşitliliği bakımından büyük bir zenginlik içeren öykü dünyası ile Ömer Seyfettin, bu dünyasını anlatım vasıtası olarak birçok yol seçmiştir. Seçtiği bu yollardan birisi de ironidir. Mizaha yatkın karakterleri ile tanıdığımız Ömer Seyfettin öykülerindeki ironi, yazarın açık bir şekilde hicve yönelmemesi ile birlikte genelde olayların yarattığı ironi ve öykünün bütününde görülen dile dayalı diyalektik ironidir.

Ömer Seyfettin durum (olay) ironisi çerçevesinde kaleme aldığı öykülerinde daha çok Türk milletinin batıl inançlarını ve çeşitli cahilliklerini eleştirir. Öykülerindeki bu tutumun ilerleyişi; öykünün başlaması, karakterlerin kendine has rolleri ile ön plana çıkması, olayın rengini çok belli etmeden ciddi bir tavır takınılarak mizahi boyutun işlenişi ve kimsenin tahmin edemeyeceği şaşırtıcı bir son olarak tamamlanır. Yani okura tamamen düz ve yalın bir olay anlatılır gibi yapılır fakat sona gelindiğinde olayların aslında hiç de öyle olmadığı sürpriz bir sonla aktarılır.

Birçok öyküsünde ironinin farklı türleri ile karşılaştığımız Ömer Seyfettin'in üslubundaki doğrudan ya da dolaylı, imalı ya da alaycı yaklaşımlarından bir tanesi de yazarın "Nakarat" öyküsündeki anlatımıdır. Beklenmedik sonu ile tam bir durum ironisi örneği olarak ele alacağımız "Nakarat" öyküsünde; olması gerekenle olanın karşıtlığını ve karakterin bu durum karşısındaki kendi durumunu kavrayamamasını anlatır okura.

Yazarın, öykünün giriş kısmında da belirttiği üzere: "Gençliğini Makedonya'da geçirmiş eski bir zabitin hatıra defterinden" (Seyfettin, 2019) alınan öyküde okuduğu Jory Kortelin öykülerinde karşılaştığı ve hayalini kurduğu "çapkın, neşeli ve gamsız askerlik hayatı" ile çok daha farklı bir yaşamla karşılaşan genç subayın:

"Ben mükemmel, muntazam, şık bir ordu istiyorum. Ben hayalimdeki orduyu, hayalimdeki hayatı istiyorum. Fakat hakikat hayalin o kadar zıddı ki... Aralarındaki fark ölüm kadar karanlık, ölüm kadar derin"

sözleri ile yaşadığı hayal kırıklığı ve umutsuzluk yüzünden düştüğü durumu kavrayamayan bir insanın ahmaklığını gözler önüne serer. Bu tür öykülerde kahramanların olması gereken durumlar içinde değil de tam zıddı durumlar içinde yer alması da durum ironisinin habercisidir. "Nakarat" öyküsündeki karakterden beklenen üzerindeki üniformanın karşılığı olarak milleti uğruna yapması gereken görevidir. Subay olarak cesur, fedakâr ve görevinin bilincinde olması beklenir. Durum ironisinde yazar, kahramanı çelişik durumlarla karşı karşıya bıraktığı gibi okuru da bu çelişkili duruma ortak eder. "Nakarat" öyküsündeki subay da sonradan geldiği Banina köyündeki kaldığı evin penceresinden gördüğü genç bir Bulgar kızına karşı uydurma bir aşk beslemektedir. Kızın, subayı her gördüğünde söylediği

"Naş, naş

Çarigrad naş..."

sözlerini kendince "Seni çok seviyorum, seni çok seviyorum..." şeklinde çevirir. Bulgar kızı bu dizeleri her söylediğinde kendisine eşlik eder. Kumandanı tarafından Pirbeliçe'ye çağrıldığında ise Bulgar kızından ayrılacağı üzüntüsüyle kıza veda hediyesi bir şişe kolonya gönderir. Sonrasında ise merakını yenemeyerek kaldığı hanın sahibine kızı ve;

"Naş, naş

Çarigrad naş..."

sözlerinin anlamını sorar. Sözlerin anlamını öğrendiğinde ise içerisinde bulunduğu ahmaklık sebebiyle büyük üzüntü ve pişmanlık duyar. Kendi bu denli saflık durumu içerisindeyken Bulgar kızının cesareti karşısında kendisinden nefret eder.

Kahramanın; "Ben ona neler düşünerek bakıyordum. O bana ne söylüyordu. O, benim için en büyük küfrü ederken ben, Türk zabiti, ettiği ağır küfrü tatlı bir aşk neşidesi sanıyor, hatta nakaratını onunla beraber, bir ağızdan, tekrarlıyordum. Kalbim yırtılmış gibi acıyordu. Dizlerim ağrıdı. Bileklerim karıncalandı. Dudaklarım, yanaklarım titremeğe başladı" sözleri ise gerçeğin ortaya çıkması sonrası yaşadığı hissiyatı gözler önüne seriyor.

Hikâyenin sonunda okurun umduğu sonuç ile hikâyenin sonucu birbirini tutmadığında da bir tür ironi meydana gelir. Yazar okuru şaşırtır ve karakterde olduğu gibi okurun da doğru sonuçtan sapmasını sağlar. Okur gerçekleri öğrendiğinde subayın bu duruma düşmesine acıyla güler ve üzülür. Ömer Seyfettin'in burada istediği de tam olarak budur aslında. Durum ironisinin tam da bu şekilde gerçekleşmesi gerekir. Yazar amacına ulaşmış, karakteri ve kurguyu tam da okurun düşüncesinin zıttı olarak inşa etmiştir.

Muecke, bazı olay ve durumların ironik olmasından kaynaklanan, sözcüklerin değil de olayların yarattığı ironiden doğan tür olan durum ironisinde önemli olanın, ironiyi fark eden kişinin tavır ve tepkileri olduğunu vurgular (Cebeci, 2008). Thirlwall: "beklenen olaylar ile gerçekleşen olayların çatışması sonucu bu ironinin doğduğunu" söyler ve buna "pratik ironi" der (Güçbilmez, 2005).

Yazarın toplumsal eleştirilerini sunabileceği, en sık kullandığı yöntemlerden birisi olan ironi, yazarın hikayelerinde karşımıza sık sık çıkan bir teknik. "Nakarat" öyküsündeki toplumsal eleştirisini kurgu esnasında okura hissettirmeden, beklenmedik bir sonla yapmayı başarabilen yazar, kendisini utanç duyulacak bir duruma düşüren karakteri üzerinden toplumu keskin bir şekilde eleştirir.

İroniyi bir eleştiri aracı olarak sık sık kullandığına şahit olduğumuz Ömer Seyfettin, Nakarat öyküsünde, milliyetçiliğin ve bağımsızlık mücadelesinin hakim olduğu bir dönemde içinde yaşadığı şartları ve kendi durumunu kavrayamayan insanları etkili bir şekilde eleştirmeyi başarır.

"Bizim olacak, bizim olacak

İstanbul bizim olacak..."

Edebiyatımıza çok sonradan dahil olmuş bir sözcük olan ironi, her ne kadar tam anlamını yansıtsa da istihzâ, ta'rîz ve kinâye başta olmak üzere diğer bazı edebi sanatlara yakınlığı ile dikkat çeker. Edebiyatımızda ironiyi önemli bir anlatım aracı olarak kullanan bazı öykücüler; Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Haldun Taner, Tahsin Yücel, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Murat Yalçın, Oğuz Atay şeklinde sıralayabiliriz. Eleştiri yapmada, yaşamı ve toplumu yorumlamada ve gerçeği farklı bir şekilde aktarma hususunda ironi yönteminin ne denli etkili olduğunu gözler önüne sermede etkileyici örnekler vermişlerdir.


En temel özelliği; söylenen ile söylenmek istenen arasındaki zıtlık olan ironi, "bir şey söyleyip başka bir şey ima etme" yolu ile farklı kullanım amaçlarına sahiptir. Bunlardan birisi; ironistin sözlerini ve düşüncelerini daha belirgin bir şekilde ifade etmektir. Kullanımındaki bir diğer amaç ise; toplumsal ve bireysel eksiklikleri gözler önüne sermek olan ironinin karşımıza çıkan en belirgin amaçlarından bir diğeri de okura farklı konular hakkında farkındalık kazandırmaktır. Hikayelerinde ironiyi sıklıkla kullanan Ömer Seyfettin'in, yukarıda saydığımız amaçlara yönelik ironiye başvurması, topluma karşı olan duyarlılığını gözler önüne sermektedir.

Mizaha eğilimli bir karaktere sahip olan Ömer Seyfettin, ahmaklığa budalalığa karşı alaycı bir yaklaşım içerisinde olmuş ve bu yaklaşımını ironi yardımı ile eserlerine yansıtmıştır. Amacı sadece eleştiri yapmak olmamıştır. Her ne kadar karakteri eleştiriyor gibi gözükse de aslında eleştirdiği karakteri güç duruma düşüren toplumsal şartlardır. Gözükenin dışındaki ve incitici olabilecek gerçekleri daha yumuşak bir şekilde aktarma amacıyla kullandığı ironi ile toplumdaki ve bireydeki eksiklikleri, kusurları eleştirirken aynı zamanda telafisine yönelik çözüm önerileri de sunmuştur. Bu önerileri yaparken de okuru etkileyen olay örgüleri ve olağan dışı karakterleri kullanmıştır. Hikayelerinde daha çok olayların meydana getirdiği olay ironisi ve hikâyenin bütününde görülen diyalektik ironi göze çarpar.

Kaynakça:

  • O. Cebeci, Komik Edebi Türler, İstanbul: İthaki Yayınları, 2017.
  • B. Güçbilmez, Sophokles'ten Stoppard'a İroni ve Dram Sanatı, Ankara: Deniz Kitabevi, 2005.
  • S. Kierkegaard, İroni Kavramı-Sokrates'e Yoğun Göndermelerle, Çev.: S. Okur, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2020.
  • Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri, Der.: Nâzım Hikmet Polat, YKY, 3. Bas., 2019.
Not: Bu yazı Post Öykü Dergisi'nin Temmuz-Ağustos 2020 tarihli 35. sayısında yayımlanmıştır.

 

22 Temmuz 2026

 Bilincinin Akışına Göre Yazmış Bir Romancı: Oğuz Atay

                                         "İyi bir hayat hikâyesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur."


Hukukçu ve siyasetçi bir baba olan Cemil Bey ile öğretmen bir anne Muazzez Hanım'ın çocuğu olarak 1934 yılında Kastamonu'da dünyaya gelen Oğuz Atay, anne ve babasının meslekleri gereği daha küçük yaşlarda tanışır kitaplarla. İlk eğitimini annesinden alan Atay'ın henüz beş yaşındayken okumayı öğrenmiş olmasında annesinin payı büyüktür. Oğluna düşkün ve korumacı bir yapısı olan Muazzez Hanım'ın bu tavrının en önemli sebebi Atay'ın çocukluğunda geçirdiği zatürre hastalığıdır.

Ankara ve Okul Yılları

Babasının milletvekili seçilmesi sebebiyle 1939 yılında Ankara'ya taşınır Atay ailesi. Bir yıl sonra Devrim İlkokulu'nda öğrenim hayatına girer Atay. Okuma bildiği için okula ikinci sınıftan başlayan Atay, genelde içine kapanık bir çocuk olması ve anne ilgisinden okul sebebiyle uzak kalması nedeniyle okulunda mutsuzdur. Tutunamayanlar kitabında Selim'in dile getirdiği *"Sevmedim okulu önce. / 'Öğretmenim' tutmadı yerini annemin (bence.)"*² satırları yazarın iç dünyasını ortaya koyuyor. İçine kapanık, kendisini yalnız hisseden Atay, kardeşi Okşan'ın doğumundan sonra kendini daha da kabuğuna çekmiştir. İçine kapanık hâli lise yıllarına kadar devam eder. Her ne kadar kendisini çevresinden soyutlasa da etrafını gözlemlemeyi seven ve bu gözlemlerini kimi zaman yazarak kimi zaman da çizerek ifade eden bir çocuktur. Çocukluğundan beri zamanının büyük kısmını kitapların ve kurmacanın dünyasında geçirmesi, öğrenmeye ve edebiyata düşkünlüğü, insanların dünyasından bir kaçış denemesi ya da kendini insanlardan soyutlama çabası olarak nitelendirilebilir.

Ankara Koleji'ne dönüşen T.E.D. Yenişehir Lisesi'ne gittiği dönem okul dışındaki zamanının çoğunu komşuları olan Aksoy ailesinin çocuklarından olan Fikret ile geçiren Atay'ın estetik/kültürel gelişiminde Fikret ve kitaplarının büyük bir etkisi vardır. Aynı yıllarda Atay'ın kültürel yaşamında teyzesinin kızı Füruzan'ın da yönlendirici rolü büyüktür.

Atay'ın tüm okul yaşamı boyunca zevk aldığı iki etkinlik sanatla ilgilidir: Lise yıllarında aldığı resim dersleri ve lise son sınıfta sahneledikleri tiyatro oyunu. Eğitim gördüğü T.E.D. Yenişehir Lisesi'nde her dönem iftihar listesine girecek kadar çalışkan bir öğrencidir Atay. Kurmaca dünyasındaki ruh ikizi olan Selim Işık'a Tutunamayanlar kitabında söylettiği yakınma içeren cümle/ler; tüm bu başarılarına rağmen yaşamla ve çevreyle bütünleşemediğini göstermektedir. Yaşamı boyunca iç dünyasında yaşadığı bu yabancılaşma ve uyumsuzluğu eserlerinde gözler önüne serer.

İstanbul'da Geçen Üniversite ve Gençlik Yılları

Gönlünde yatan tiyatro okulu yerine babasının baskısı ve yönlendirmesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi sınavına girer. İnşaat mühendisliği bölümüne kabul alan öğrenciler arasında yer alır. Sevmediği bir meslek dalında eğitim görüyor olmak çok bunaltır Atay'ı. Bu durumun sorumlusu olarak gördüğü babası ile üniversite yılları boyunca sıkça sürtüşmeler yaşar. Hayatında büyük bir yer kaplayan bu sorunu Tutunamayanlar romanında Selim Işık aracılığıyla dile getirir. "Bütün ümidi, Dostoyevski gibi mühendis olduktan sonra istifa etmekti. (...) Babasıyla her gün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu. 'Dağlara kaçacağım,' diye bağırıyordu babasına: 'Hepinize bu üniversiteyi bitireceğimi, hem de kırıntılarımla bitirebileceğimi göstereceğim.'"*³

Lise döneminin okul birincisi olan Atay üniversitede derslere katılmakta zorlanır. Ders saatlerinin çoğunu Çamlıca ya da Emirgan'daki çay bahçelerinde geçiren Atay'ın okuma tutkusu üniversite yıllarında perçinlenir. Edebiyat, felsefe, sanat tarihi, psikoloji, tarih gibi alanlarda uzun okumalar yapar. Derslere devam etmemesine ve mühendislik dışındaki ilgi alanlarına fazla zaman ayırmasına rağmen üniversiteyi çalışkanlar grubunda 1957 yılında bitirir. Tutunamayanlar'da Selim'e söylettiği gibi "kırıntılarıyla" yapar bunu; derslere devam etmeyerek, ders çalışmaya en az süreyi ayırarak bitirmeyi başarır okulunu. Şaşırtıcı seviyede kuvvetli belleğinin bu başarıda etkisi çok büyüktür.

Mimar Orhan Şahinler, üniversitenin son yıllarında Oğuz Atay'ın okul arkadaşları dışında kurduğu çevrenin önemli isimlerindendir. Hatta üniversiteyi bitirdiği yıl Anayol isimli bir mühendislik şirketinde işe başlayan Atay, baba baskısından uzakta, yaşamını özgürce düzenleyebileceği bir mekân ve yaşam özlemi ile planlar yapacaktır. Mimar arkadaşı Orhan Şahinler ile birlikte Beyoğlu'nda küçük bir daire tutacaktır.

O dönem yakınlık kurduğu arkadaşları Uğur Ünel, Turhan Tükel ve Orhan Şahinler'den oluşan gruba daha sonra Cevat Çapan, Metin Erksan ve Sezer Tansuğ gibi isimler de katılır. Grubun ortak konularının başında edebiyat gelmektedir ve Atay her zamanki gibi tutkulu bir edebiyat okuru olarak göze çarpar grupta. Ellili yılların ikinci yarısında Baylan Pastanesi, Attilâ İlhan başta olmak üzere dönemin edebiyatçılarının uğrak yeridir. 1957 yılı sonrası Oğuz Atay da sıkça uğramaya başlar pastaneye. Gerek arkadaş çevresi gerekse Baylan'ın genç sanatçı çevresindeki edebiyat anlayışı ağırlıklı olarak gerçekçi bir yönelim gösterir ve toplumsal içerikli metinler göze çarpar. Grup daha sonra Turhan Tükel sayesinde Kemal Tahir ile tanışır. Atay 1975-1976 yıllarında kaleme aldığı kimi günlük notlarında Kemal Tahir'i önemsediğini ve yetmiş sonrasının modernist yazarları içinde Tahir'in romancılığı üzerinde düşündüğünü dile getirir. Atay 1957 yılının Aralık ayında askere gidecek, bu tarihe kadar arkadaş grubu ile yakın birlikteliğini devam ettirecektir.

Ankara'da Askerlik ve Vüs'at Bener ile Tanışması

1957 yılı Aralık ayında yedek subay olarak askere alınır Atay. Askerliğin ilk altı ayını İstanbul'da geçirir ve 1958 yılı ortalarında Ankara'da görevlendirilir. Aynı dönemde askere alınan Cevat Çapan da Ankara'dadır ve Atay'ı, yaşamının sonuna kadar güçlü bir sevgiyle bağlanacağı gerçek bir dostla tanıştırır. Onu hiç düş kırıklığına uğratmayan ve yaşamında en saygı duyduğu insanların başında gelecek bu kişi yazar Vüs'at Bener'dir. Atay'ın Vüs'at Bener'e sevgisi ve onun ilkeleri dışında hiçbir çıkar ilişkisine pabuç bırakmayan ödünsüz kişiliğine saygısı hep diridir. Tutunamayanlar romanında ana renklerini Vüs'at Bener'den alan Süleyman Kargı portresi; metinde Selim Işık'la birlikte, en fazla idealize edilmiş iki insan tiplemesinden biridir.

Askerlik Sonrası İstanbul'a Dönüş ve Pazar Postası

1959 yılında askerlik görevini tamamlayarak İstanbul'a dönen Atay, aynı yıl Denizcilik Bankası'nda işe başlar. 1962 yılına kadar görev yaptığı kurumda bazı proje önerileri ile dikkat çeker. Bu görevi hayatındaki tek uğraşı değildir. Cemal Sait Barlas, Pazar Postası'nı Ankara'dan İstanbul'a taşır. Derginin yönetimini üstlenen isimlerden birisi de Oğuz Atay'dır. Atay, Cevat Çapan'ın tanımıyla bir tür libero gibi çalışır, "Boş kalan yerlere çeviriler yapıyordur"; "ne eksik kalırsa bu eksikleri tamamlayan, elinden çok şey gelen yetenekli bir insandı[r]".⁴

İlk Roman: Tutunamayanlar

Atay, anlaşılamamaktan kaynaklanan bir yalnızlığın da dünyası olacak olan Tutunamayanlar'ı 1968 yılında yazmaya başlar. Eski model daktilosunun başında aylar boyu soluk almadan yazmayı sürdürdüğü, Türk edebiyatı için şaşırtıcı kurgu/biçim denemeleriyle dolu avangard bir romandır. Türk edebiyatında o güne değin birkaç kez hafifçe aralanmasına karşın kimsenin açmaya cesaret edemediği kapıyı ardına kadar açacaktır. Bu, 20. yüzyılın ilk yarısında Batı edebiyatında gerçekleştirilmiş olan ve daha sonra modernizm adını alan büyük estetik dönüşüme açılan yolun kapısıdır.

Kitap henüz basılmadan 1970 TRT Kültür, Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışması'na yetişir. Yarışmada dereceye giren eserlerden birisi olan Tutunamayanlar daha sonra birçok yayınevi tarafından basılmayı reddedilecektir. 1971 yılında Atay'ın umudunu yitirdiği bir anda, Sinan Yayınları'nın sahibi Hayati Asılyazıcı romanı basmak ister. Romanın ilk bölümü 1971 yılı Aralık ayında çıkar, 2. cildi ise 1972 yılı içinde okura ulaşır.

Diğer Kitapları

İlk romanından sonra kaleme aldığı ve edebiyatımıza kattığı zenginliklerle en az Tutunamayanlar kadar değerli bir roman olan Tehlikeli Oyunlar, ilk romanın aksine daha derli toplu anlatımla okurun karşısına çıkar. Atay yeni romanında, Tutunamayanlar'da anlatmaya olanak bulamadığı ya da kısıtlı değindiği bazı temaları öne çıkarır. İlk romana göre kadınlarla olan ilişkilere ve tiyatro motiflerine daha çok değinilen romanının ana meselesini "kimlik bunalımı" oluşturur. Bireyin kendisiyle hesaplaşması trajik bir sonla aktarılır okura.

Atay, Tutunamayanlar (1972), Tehlikeli Oyunlar'dan (1973) sonra üçüncü romanı Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yazar. Kitapta, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden hocası olan Prof. Dr. Mustafa İnan'ın hayat hikâyesini kaleme alan yazar, kimlik bunalımı, aydın bireyin kendisiyle hesaplaşması ve doğu-batı ikilemi gibi konuları irdeler.

Oyunlarla Yaşayanlar Atay'ın tek tiyatro oyunudur. Romanları incelendiğinde yazarın tiyatroya olan ilgisi daha net anlaşılmaktadır. Romanlarında oyun parçalarına yer veren Atay, tiyatro türünde de birçok kitap okumuştur. Yazmış olduğu oyun 1985 yılında kitap olarak basılır. Oyun kavramı ile aydın meselesinin iç içe geçtiği karmaşık bir yapıda olan eser, bir yandan toplumsal bunalımı, dönemin aydın sınıfının açmazını, halk ile arasındaki uçurumu anlatırken, diğer yandan da ülkedeki tiyatro anlayışını gözler önüne sermesi bakımından önemlidir.

Atay'ın hikâye olarak düşünüp, daha sonra roman formatına soktuğu Eylembilim yazarın hayatının son dönemlerinde yazmaya başladığı kitaptır. Hastalığından dolayı yaşadığı sıkıntılı dönemdeki tek uğraşı olan kitabı maalesef tamamlayamamıştır. Metnin büyük bir bölümünün kaybolmuş olması sebebiyle elde olan bölüm İletişim Yayınları tarafından Günlük'ün Ekim 1992'deki üçüncü baskısının sonuna eklenerek yayımlanmıştır. Altı yıl gibi bir süre sonra eserin geri kalan kısmı bulunarak 1998 yılında başlı başına bir eser olarak basılmıştır. Kitapta "eylem" ile "bilim"in iç içe olduğu karışık bir dönem, 12 Mart öncesi üniversitelerde yaşanan öğrenci hareketleri ve bu kargaşa ortamı içerisinde kendi kimliğini sorgulayan bir profesörün iç dünyası ironik bir dille anlatılmıştır.

Atay'ın günlüğü alışılmış günlük kalıbının dışında biçimlenmiştir; farklı bir günlüktür bu. Salah Birsel ya da Cemal Süreya'nın günlüklerine benzemez. Bu günlükte somut yaşamda oluşmuş çok az olay yer alır. Ancak, başlangıçta soyut iç dünyayı anlatması tasarlanan günlük kısa bir süre sonra, onun soyut yaşamı yerine, Tehlikeli Oyunlar'dan başlamak üzere, o tarihten sonra yazdığı metinlerin yaşam tutanağına dönüşmüştür.

Atay ve Öyküleri: Korkuyu Beklerken

Atay'ın tek öykü kitabı olan Korkuyu Beklerken bir uzun ve yedi kısa öykü olmak üzere sekiz anlatıdan oluşuyor. 1980 sonrası Türkiye'sindeki edebi ürünlerin ortaya konuş seyri dikkate alındığında Atay hakkında söylenecek söz, varoluşsal problemleri ve yabancılaşmayı ön plana çıkararak inşa ettiği hikâyeleri yazmaya diğer yazarlardan daha önce başladığıdır. Atay'ın öykülerinde çizilen karakterler, toplumun genel eğilimleriyle, beklentileriyle ya da amaçlarıyla buluşabilecek bir zeminde değildir. Bu dünya ile olan ilişkilerini diğer insanlar gibi rahat bir şekilde kuramazlar. Bu tipler, toplumda çoğunluğun yaşadığı kalıpların bir adım önünde durmaktadırlar. Her ne kadar toplum içinde hayatlarını sürdürseler de yapayalnız yaşayan karakterlerdir. Korkuyu Beklerken'de sorunlu bireyleri anlatmıştır. Toplum dışına itilmiş, kendini toplumdan uzaklaştırmış, içine kapanık, çıkar yol bulamayan, kimliksizleşmiş bireylerin dünyasını tanıtır bize Atay. Yaşamlarını, sıkıntılarını okuduğumuz bireyler aslında bizlerizdir.



Türk Edebiyatında Atay

1945 sonrası dönemde Batı romanında görülen biçimsel değişiklikler edebiyatımıza büyük ölçüde Oğuz Atay ile girmiştir. Dönemin edebiyatında Anadolu romancılarının başkaldırısı haksız düzene iken Atay'ın başkaldırısı bireysel sorunlara bağlı olarak toplum düzenine karşıdır. Atay'ın yapıtları hem söylenenler hem de söyleyiş biçimleri açısından bir başkaldırıdır. Atay, Türk romanını geleneksel çizgisinden ayırarak modernist roman tarzını deneyen ilk Türk yazarlarından birisidir.

Atay'ın, Batı düşüncesiyle edebiyatının temel kaynaklarına hakimiyeti ve yeni literatürün sıkı bir takipçisi olduğuna dair örnekler, Günlük'ün sayfalarında sık sık karşımıza çıkar. Aynı zamanda Türkçe'ye hakimiyeti, Osmanlıca'yı ve Eski Türkçe'yi etkili bir şekilde kullanabilmesi, eserlerinde farklı türler ve üsluplar arasında kolayca geçişler yapabilmesi, onun dil konusundaki üstün yeteneklerini gözler önüne serdiği kadar, yerli kaynaklarla uzunca bir mesai harcadığının da göstergesidir.

Atay'ın edebi dünyasında dünya edebiyatının iki önemli yazarının büyük etkisi söz konusudur. Bunlardan birisi Kafka diğeri ise Dostoyevski'dir. Atay, bir gazeteye verdiği röportajında bu yazarlara olan ilgisini şöyle ifade eder: "Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski'yi sayarsak, Tutunamayanlar'ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde."

Oğuz Atay 1976 yılı Aralık ayının ikinci yarısında, beyin ameliyatı geçireceği Londra'ya gider. 22 Aralık günü hastaneye yatar ve 24 Aralık'ta Wimbledon'daki Atkinson Morley's Hospital'de ameliyatı gerçekleşir. Beynin iki yanında oluşmuş olan tümörlerden yalnızca bir tanesini çıkarabilirler, diğerine ise dokunmak mümkün değildir. Daha sonra büyüyerek Atay'ın ölümüne neden olacak olan tümördür bu. 17 Ocak'ta ise, yaklaşık iki ay süren radyoterapi seansları başlar. Ancak Mart ortalarında seanslar sona erdiğinde yazar için yaşam normale döner. Hastalığın başlangıcındaki şiddetli baş ağrıları da sona ermiştir. Pusudaki hastalığın yeniden baş gösterdiği Ekim ayına kadar daha sağlıklı bir süreç yaşar. Fakat yazar 13 Aralık 1977 tarihinde vefat eder, pusudaki urun kurbanı olur.

 

Kaynakça

  • Atay, O. (1975). Bir Bilim Adamının Romanı. Ankara: Bilgi Yayınevi.
  • Atay, O. (1984). Tutunamayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları, 2. Baskı.
  • Öküz Dergisi. Aralık 1987.
  • Ecevit, Yıldız. (2011). Ben Buradayım..., Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, İstanbul: İletişim Yayınları.

1 Atay, Bir Bilim Adamının Romanı, s.44.

2 Atay, Tutunamayanlar, s.101.

3 Atay, Tutunamayanlar, s.362.

4 Öküz Dergisi, Aralık 1987.

Not: Bu yazı Post Öykü Dergisi'nin Mart-Nisan 2021 tarihli 39. sayısında yayımlanmıştır.